Son dakika haberler
16166,38%3,62
44,06% 0,07
51,21% -0,15
7362,70% 1,20
11864,39% 0,87
“Bu iz geçer mi?” sorusu bir plastik cerrah olarak muayenehanemde en sık duyduğum sorulardan biridir. Bir ameliyat sonrası, bir kesiden sonra ya da bazen çocuklukta oluşmuş eski bir yaradan sonra hastalar çoğu zaman aynı endişeyi dile getirir.
Çünkü yara izi yalnızca bir tıbbi durum değildir; aynı zamanda insanların kendilerini nasıl gördükleriyle de yakından ilişkilidir.
Aslında bu soruya çoğu zaman “izin görünümü iyileştirilebilir ve bazı durumlarda yeri değiştirilebilir” şeklinde cevap veriyorum. Ancak bunun için yara iyileşmesini ve iz oluşumunu doğru anlamak gerekir.

Vücudumuzda oluşan her yara aslında iyileşmenin bir parçasıdır. Deri kesildiğinde, yandığında ya da ameliyat edildiğinde vücut hızla bir onarım süreci başlatır. Bu süreç sayesinde doku kapanır ve vücut kendini korumaya alır. Ancak bu onarımın sonunda çoğu zaman bir yara izi, yani tıbbi adıyla skar oluşur. Çoğu kişide bu izler zamanla soluklaşır ve daha az fark edilir hale gelir. Fakat bazı kişilerde yara dokusu beklenenden daha kalın, kabarık ya da sert olabilir. İşte bu durumlarda hipertrofik skar ve keloid dediğimiz yara izleri ortaya çıkar.
Yara iyileşmesi aslında oldukça karmaşık ama son derece etkileyici bir biyolojik süreçtir. Yaralanma meydana geldiğinde vücut hemen o bölgeye bağışıklık hücrelerini gönderir ve ilk aşamada bir iltihabi yanıt oluşur. Daha sonra fibroblast adı verilen hücreler devreye girer ve kolajen üretmeye başlar. Kolajen, vücudun adeta yapı iskelesi gibi davranan bir proteindir ve dokunun yeniden oluşmasını sağlar. Son aşamada ise bu kolajen lifleri yeniden düzenlenir ve yara dokusu giderek güç kazanır. Bu süreç dengeli ilerlediğinde ortaya çıkan iz genellikle ince ve kabul edilebilir olur. Ancak bazı kişilerde kolajen üretimi normalden fazla olabilir ve yara dokusu kabarık hale gelebilir.
Bu noktada iki kavramı ayırt etmek önemlidir: hipertrofik skar ve keloid. Hipertrofik skar, yaranın sınırları içinde kalan kabarık izlerdir. Genellikle kırmızı veya pembe renkte olabilirler ve zamanla küçülme eğilimi gösterirler. Keloid ise yaranın sınırlarını aşarak büyüyebilen, daha sert ve kalın yapıdaki yara izleridir. Özellikle göğüs bölgesi, omuzlar, kulak memesi ve çene hattı gibi bölgelerde daha sık görülür. Ayrıca bazı kişilerde genetik yatkınlık nedeniyle keloid oluşma riski daha yüksek olabilir.
Yara izinin nasıl şekilleneceğini çoğu zaman yaranın ilk haftalarındaki bakım belirler. Bu nedenle hastalarıma her zaman yaranın kapandıktan sonraki dönemde iyi korunmasının çok önemli olduğunu anlatırım. Özellikle güneşten korunma, yara bölgesinin nemli tutulması ve gereksiz travmalardan kaçınılması iz kalitesini belirgin şekilde etkileyebilir. Yeni oluşan yara dokusu güneş ışığına maruz kaldığında kalıcı renk değişiklikleri gelişebilir. Bu nedenle ilk aylarda güneş koruyucu kullanılması oldukça önemlidir.
Ancak yara izlerinin görünümünü yalnızca yaranın kendisi belirlemez. Kişinin genel sağlık durumu ve yaşam tarzı da yara iyileşmesini doğrudan etkiler. Klinik gözlemlerimizde özellikle rengi koyulaşan, daha belirgin ve daha kalın hale gelen yara izlerinin çoğu zaman bazı ortak özellikler taşıdığını görürüz.
Sigara kullanımı, yoğun stres, düzensiz uyku, yetersiz beslenme ve bazı ikincil hastalıklar yara iyileşmesini olumsuz etkileyebilir.
Özellikle şeker hastalığı (diyabet) gibi metabolik hastalıklar dokuların iyileşme kapasitesini azaltabilir. Sigara ise yara iyileşmesinin en önemli düşmanlarından biridir. Çünkü sigara içildiğinde damarlar daralır ve dokulara giden oksijen azalır. Oksijenin azalması kolajen düzenlenmesini bozabilir ve yara izlerinin daha belirgin hale gelmesine neden olabilir. Bu nedenle ameliyat planlanan hastalara çoğu zaman ameliyattan önce ve sonra sigarayı bırakmalarını özellikle öneririz. Aynı şekilde stres düzeyinin yüksek olduğu, uyku düzeninin bozulduğu ve kronik hastalıkların iyi kontrol edilmediği durumlarda yara izlerinin daha koyu renkli ve daha belirgin olduğu da sık gözlenen bir durumdur.
Yara izlerinin kontrol altına alınmasında en sık kullandığımız yöntemlerden biri silikon bant ve silikon jel uygulamalarıdır. Silikon, yara üzerinde nemli bir mikro ortam oluşturarak kolajen üretiminin daha düzenli gerçekleşmesine yardımcı olur. Bu sayede skarın kabarması ve sertleşmesi engellenebilir. Silikon tedavisinin etkinliği bilimsel çalışmalarla da gösterilmiştir ve genellikle yara kapandıktan sonra başlanarak birkaç ay boyunca kullanılması önerilir.
Hastaların sık sorduğu bir diğer konu da yara izi kremleridir. Piyasada çok sayıda ürün bulunmasına rağmen hepsi aynı etkiye sahip değildir. Biz klinikte genellikle silikon bazlı ürünleri, nemlendirici özelliği güçlü olan preparatları ve bazı antioksidan içeren ürünleri tercih ederiz. Amaç yara dokusunun aşırı sertleşmesini ve kalınlaşmasını önlemektir. Düzenli kullanım çoğu zaman tek başına bile skarın görünümünü iyileştirebilir.
Bazı durumlarda yara izi kabarık hale gelebilir ve krem tedavileri yeterli olmayabilir. Bu gibi durumlarda intralezyonel steroid enjeksiyonları dediğimiz bir yöntem uygulanabilir. Bu tedavide steroid içeren ilaç doğrudan yara dokusunun içine enjekte edilir. Steroidler fibroblast aktivitesini azaltarak kolajen üretimini baskılar ve skarın daha yumuşak hale gelmesini sağlar. Genellikle birkaç hafta arayla uygulanan bu tedavi ile birçok hastada belirgin iyileşme görmek mümkündür.
Keloid ve dirençli hipertrofik skarlarda bazen 5-Fluorourasil (5-FU) adı verilen bir ilaç da kullanılabilir. Bu ilaç fibroblastların aşırı çoğalmasını engelleyerek yara dokusunun büyümesini kontrol altına alabilir. Çoğu zaman steroid enjeksiyonları ile birlikte kullanıldığında daha etkili sonuçlar elde edilir. Özellikle inatçı keloidlerde bu kombinasyon oldukça faydalı olabilir.
Son yıllarda yara izi tedavisinde lazer teknolojileri de önemli bir yer kazanmıştır. Fraksiyonel lazerler ve damar hedefli lazer sistemleri skar dokusunun yeniden yapılanmasını uyarabilir. Bu sayede dokunun daha yumuşak ve ince hale gelmesi sağlanabilir. Aynı zamanda kızarıklık ve renk farklılıkları da azalabilir. Lazer tedavileri genellikle birkaç seans uygulanır ve ameliyat izlerinde oldukça tatmin edici sonuçlar elde edilebilir.
Bazı keloid vakalarında ise cerrahi çıkarma gerekebilir. Ancak keloidlerin yalnızca cerrahi olarak çıkarılması her zaman yeterli değildir çünkü tekrar oluşma riski vardır. Bu nedenle bazı hastalarda cerrahi sonrasında düşük doz radyoterapi uygulanabilir. Amaç yara dokusunun yeniden aşırı büyümesini engellemektir. Elbette bu yöntem her hasta için gerekli değildir ve dikkatli hasta seçimi yapılması gerekir.
Yara izlerinin olgunlaşma süreci genellikle 6 ay ile 1 yıl arasında sürer. İlk aylarda iz kırmızı ve belirgin olabilir, zamanla rengi açılır ve daha az fark edilir hale gelir. Bu nedenle hastalara her zaman sabırlı olmalarını öneririm. Çünkü yara izlerinin görünümü zaman içinde doğal olarak da iyileşme eğilimindedir.
Sonuç olarak hiçbir yöntem yara izini tamamen yok edemez. Ancak modern plastik cerrahi yöntemleri sayesinde izlerin görünümünü azaltmak, kabarıklığını düzeltmek ve daha az fark edilir hale getirmek çoğu zaman mümkündür. Yara izleri konusunda en önemli nokta ise erken dönemde değerlendirme ve doğru tedavi planlamasıdır. Çünkü erken müdahale edilen skarlar genellikle çok daha iyi sonuç verir. Bunun yanında sağlıklı yaşam alışkanlıkları, sigaradan uzak durmak, kronik hastalıkların kontrol altında tutulması ve stresin azaltılması da yara iyileşmesinin kalitesini doğrudan etkileyen faktörlerdir.
Unutulmaması gereken bir diğer gerçek de şudur: İnsan vücudu olağanüstü bir iyileşme kapasitesine sahiptir. Yara izleri bu iyileşme sürecinin bir parçasıdır. Ancak günümüzde modern tedavi yöntemleri ve doğru bakım sayesinde bu izlerin görünümünü azaltmak ve insanların kendilerini daha iyi hissetmelerini sağlamak çoğu zaman mümkündür.
Doç. Dr. Övünç Akdemir
İstanbul Aydın Üniversitesi
Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi
Bölüm Başkanı